Ey Okuyucu!!
Hasretini çektiğimiz güzel uzaktan baktığımızda iğde çiçeği gibi narin, gül kokusu gibi nadir gelir. İşte böylede mensup olduğumuz köyümüz-memleketimiz bizi derinden etkiliyor. Çocukluğumuzun geçtiği yollar, tarlalar, evler hatırımıza geldiğinde o anki masumiyetimizi, heyecanımızı, hile karışmamış duygularımızı arıyoruz şimdi. Köy, hasretlik derdini çeken bizler için gönlümüzün en nadide mevkiini fethetmiş bir mekan, içimizde büyütmekten geri durmadığımız çocukluğumuzdur. Hayata ilk tutunmamız, yazın lacivert gecelerinde yıldızlarına bakıp, günlük hayatta duyduklarımızla ilintili hayallere duygu çemberine işlediğimiz kanaviçe. Kışın uzun gecelerinde yukarı fırından aşağı pınara kadar trenler halinde kaydığımız kızaklarımız, ilk vasıtalarımızdı. Soğuktan titreyen ellerimizi kaynamakta olan ibriğin üzerine yapıştırır, ellerimizin yanmamasına hayret ederdik.
Dereycen- Sofular Çayı: Sabah annelerin ısrarlı tembihlerine rağmen gizlice kaçıp ayağımızı taşlarına vura vura çimdiğimiz, boğulmak sözünü hep hatırda tutarak endişelendiğimiz; bizden bir iki yaş büyüklerin yalancı yılanlarından korktuğumuz sahillerimizdi. Çal, Allah’ın Karahalillilere bahşettiği olimpik sahamız, bayramlarda komşu köylerdeki gençlerin illede geldiği, itibar meselesi olduğundan adamakıllı maçlar yaptığımız ve maç sonunda Bakkal
Ünal’dan gazoz alıp içmek ayrıcalıktı.
*****
Başka bir tespitimi de paylaşmak istiyorum; köy arabası Havza’ya doğru hareket ettiğinde minibüstekilerde tarifini net yapamadığım bir mahcubiyet oluşurdu. Kısa muhabbetlerden sonra durgunluk artardı. Havza’ya gelindiğinde ilk kez görülen bir yere ayak basmış gibi etrafı hayretli bakışlarla süzen, muhabbeti az hareketler ortaya çıkardı. Köy içinde söz ve hareketleriyle etrafındakileri güldüren kişiler resmi yerler ya da diğer mekanlarda az ve mahcup ses tonuyla konuşurlardı. Minibüs duraktan hareket ettiğinde komiklik ve açık tavırlar yerine tekrar gelir,ön koltuğu işgal edenlere, şoföre takılmalar başlardı.
Yunnak Sefası!!
Caminin hemen yanında derenin bitişiğinde yunnağımız vardı. Şimdi çökmüş kapanmış…
İlkokulda Pazar günleri mutad hale gelmiş bir çağlık maceramız vardı. Pazartesiye okula gideceğimiz günlerde mutlaka yaz-kış bu çağlığa uğratılırdık. Kışın bütün odalardaki sobalar yakılır, ev hazırlanırdı. Kuzine soba üstünde büyük kazanlarda ya da evin önünde ateş yakılarak çay kazanında fağıl fağıl kaynatılan suları gördüğümüzde kendi aramızda çimme sırası yapardık. Çağlık bütün odalarda bulunduğundan uygun yer seçilir ve banyo faslı başlardı. Annem sırayla bizi çağlığa alır, kurbanlık koyun gibi kendimizi annemizin kucağında bulurduk. Annem elinde gebre sabun bütün vücudumuz kızarana kadar liflerdi. Bizi sıkı sıkı tutar, çabalatmaz boynumuzu dahi oynatmamıza izin vermezdi. Ağzına köpük kaçar diye tembih eder, köpük şişirmeye kalkarsak azarlardı. Babannem sıcak su tası elinde
Bizi rahatlatmak için oyalayarak dualar okur (su gibi ömrün uzun olsun) ve anneme yardımcı olurdu. Çimme faslı bitince sıcak havlu ya da çarşaflara sarar,doğru yatağa götürürdü. Ertesi gün ders olduğundan hemen uyutulurduk.
Bir de genelde ayda bir gidilen yunak vardı.Evdeki tüm örtüler, perdeler, yastık yüzkeri, minder yüzleri, çarşaflar, esbaplar… yıkanabilecek tüm eşyalar bohçalanırdı. Sırtımıza yüklenirdi.Haydi bakalım yunağa!!! Anneler sırtına ,kazanın altına atılacak odunları- çalıları yüklenirlerdi. Tabiî ki biz gitmek istemezdik.Mızmızlanır, utanırdık. Lakin babamızdan iyi bir fırça yer; ağzımızı dahi açamadan giderdik. Yunak tam bir gürültü merkeziydi. Birisi eline almış esbabları çırpar başka birisi bizi ‘arlar-pirlerdi’. Yunnak’ ın yanından şimdi geçerken bile eskiye dair sıcak bir his duyarım.
Sıcak suya kül bastırılır, banyo faslı başlamadan, banyo taşları yerler güzelce yıkanırdı. Bu küllü sudan nasibimizi biz de alırdık! Banyonun ortalarına gelindiğinde boynumuzdan aşağı kısıma küllü su dökülür ve pırıl pırıl edilirdik!! Evdeki çağlıkların bin katı beter sıcak sularda resmen haşlanırdık. Neye uğradığımızı anlamadan, iki- üç kadın elimizi ayağımızı tutar, konuşmamıza dahi izin vermeden pestilimizi çıkarırlardı. Biz kurbanların yaşları birbirine yakın idi. Yanlış hatırlamıyorsam ilkokul beşinci sınıfta iken yunakta bir kadın ‘ ya abu senin çocukların gözleri felfecri okuyor’ dedi de bütün bu işkencelerden kurtulduk. Annem bizi bir daha yunağa götürmedi. Kendimizi büyümüşler sınıfına yazdırdık Allah’ a şükür.
Evin erkekleri yunak gününde eve uğramaz, evde hazır bir şeyler yoksa karnını akrabada, konu- komşuda doyururdu. Diğer günlerde olduğu gibi her şeye bir kulp bulamazlar, o gün bayanlara karşı daha anlayışlı olurlardı.
Çapa Yapmak
Bekmez sıkmak