Başımdan bir kova sevda döküldü
Islandım, üşümedim, yandım oy
İplik iplik damarlarım söküldü
Kurşun yemiş güvercine döndüm oy
Abdurrahim KARAKOÇ
SEVDA ÜSTÜNE
Bütün kitapları yakmalı
Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır
Kitaplara göre insan
Karanlıkta yüzüne bin mumluk lâmba tutulmuş
Gözleri, yüreği kamaşmış insandır
Aptaldır, hastadır, kahramandır
Bütün kitapları yakmalı
Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır.
İçinde bir tek suret yaşayan yüreğe yürek mi derler
Bir tek yaprak veren dalın boynun burarlar
Bir tek meyve veren dalı keserler
İnsan dediğin bir buğday tarlası gibi olmalı
Esti mi rüzgâr bir değil milyonlar için esmeli
Bir tek meyve veren dalı kesmeli
İnsan dediğin derya misali
Üstünde milyonlarca dalga
İçinde kıyametler kopmalı
İnsan dediğin derya misali
Uçsuz bucaksız olmalı.
Gel çıkalım sevgilim gel
Gel kurtulalım birler hanesinden
Çekelim gidelim bir uçtan uca
Açalım yüreğimizin kapılarını sonuna kadar
Sevelim sevelim sevelim
Sevebileceğimiz kadar.
Bedri Rahmi Eyupoğlu
MİHRİBAN
Sarısaçlarına deli gönlümü
Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü,
Görmeyince sezilmiyor Mihriban.
Yâr, deyince kalem elden düşüyor;
Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor.
Lâmbamda titreyen alev üşüyor…
Aşk, kâğıda yazılmıyor Mihriban.
Önce naz, sonra söz ve sonra hile..
Sevilen seveni düşürür dile.
Seneler, asırlar değişse bile,
Eskitöre bozulmuyor Mihriban.
Tabiblerde ilâçyoktur yarama;
Aşkdeyince ötesini arama.
Her nesnenin bir bitimi var ama,
Aşkahudut çizilmiyor Mihriban.
Boşa bağlanmamış bülbül, gülüne;
Kar koysan köz olur aşkın külüne…
Şaştımkara bahtım tahammülüne;
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.
Tarife sığmıyor aşkın anlamı;
Ancak çeken bilir bu derdi, gamı.
Birkördüğüm baştan sona tamamı..
Çözemedim, çözülmüyor Mihriban.
Abdurrahim Karakoç
Ateş gibi bir nehir akıyordu
Ruhumla o ruhun arasından
Haşim
Ey çeşm-i ahu hicr ile tenhalara saldın beni
Dede Efendi
UÇUN KUŞLAR UÇUN
….
….
….
….
Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI
Koca Hasan Dayı
Issız dağlar, gür ormanlar, akar sular geçerek
Rumeli'nin bir yanını baştan başa dolaştım.
Yaz günüydü, uzaklardan mezarlığı seçerek
Sabah vakti çukurda bir viran köye ulaştım.
Sisli bir dağ eteğinde isli birkaç evceğiz,
Bir ormanın gölgesinde dalgın dalgın uyurdu.
Çerden çöpden çatılmış bir viraneydi köyceğiz,
Gece dağdan kurtlar iner, dolanırdı o yurdu.
Lakin bilmem ne hikmettir! O kırlarda, bağlarda
Bir perişan güzellik var, sevdasına doyulmaz.
Sular çağlar, rüzgar ağlar gece gündüz dağlarda;
Irmaklarda iniltiden başka bir şey duyulmaz.
Kestanelik gölgesinde hayal gibi yürürsün,
Bülbül şakır her ağacın, bir nazenin dalında.
Tarlalarda gülümseyen çiçeklerin alında
Ela gözlü gelinlerin gül benzini görürsün.
Eğri büğrü geçitlerden, kumsal dere yanından
Dalgın dalgın geçiyorken, gözü kalır insanın.
Laleleri al al olmuş vahşi kara ormanın;
Kudret eli kalem çalmış şehidlerin kanından.
Akşam üstü o dağlara sanki bir yas bürünür:
Duman alır yükseklerde ıssız kaya başını.
Her gelincik uzaklardan bir damla kan görünür,
Gaza yeri zannedersin toprağını taşını.
Gölge yürür, köyü okşar, ufku sarar gizlice;
Tepelerden yalçın taşlar akan suya ses verir.
Karanlıklar inci serper çayırlara her gece,
Sabah olur, -peri gibi- gün yüzünü gösterir.
Bir düş görür gibi geçtim o kimsesiz yerlerden,
Harmanlara çıkar bir yol buldum, köye yanaştım.
Yalnız değil, çoktan beri ben gönlümle yoldaştım.
Ne düşündüm, bilmem niçin garibsedim seferden?
Dört ağzına gelmiştim, mescide pek yakındım
Azıcık durdum, doğruldum, etrafıma bakındım;
Bir şey gördüm, asırlardan kalma ulu bir çınar,
Altında yeşil sarıklı, bembeyaz bir ihtiyar.
Çeşme başında ağaca yaslanmış bir emirdi.
Kaygısız ve duygusuzdu dünyüya boş bakışı.
Efsaneler naklederdi insana loş bakışı.
Yaşlı gürbüz bir yörükdü, paslanmış bir demirdi.
Hiç akranı kalmamıştı; köyde varsa bir eşi,
Gölgesinde dinlendiği koca, yüce çınardı.
Bir neş'eli çocuk gibi doğan sabah güneşi,
Temiz, beyaz sakalını öper, sever, okşardı.
Bu çehreye şen güneşin kahkahası vururdu,
Lakin koca karlı dağda artık çiçek açmazdı.
Bir devrilmiş kütük gibi kımıldamaz dururdu,
Bu zararsız ihtiyardan kuşlar bile kaçmazdı.
Yavaş yavaş ilerledim, küçük bir hendek aştım,
Üç adım sonra, sessizce ihtiyara yanaştım.
Selam verdim, selam aldı, tütün verdim sevindi.
Bir müslüman olduğumdan tamamıyle emindi.
Bir kav çaktık, çubuk yaktık, biraz duman savurduk.
Gölgelikte hoşbeş ettik, biraz yalan savurduk.
Aramızda söz uzadı, laftan lafa aşarak,
'Nerelisin? ' diye sordu, 'İstanbul'lu dedimdi.
'-Sultan Mahmut sağ mı? ' dedi, sonra birden coşarak;
'Tam beş yıl askerlik ettim, ekmeğini yedimdi.
'Hey devletli koca sultan, hey celalli arslan, hey!
'Bir kır ata biner gelir, gelen şahin sanırdın.
'Bin yiğidin arasında, bir görüşte tanırdın.
'Ak sakallı vezirleri karşısında titrerdi,
'Ardı sıra derya gibi kullar yürür giderdi.
'Fermanına yedi kral baş eğermiş derlerdi.
'Evliya kuvveti vardı, ona ermiş derlerdi.
'Biz ne mutlu günler gördük, dehey gidi devran hey!
'Delikanlıydım o zaman, kapısında çavuştum,
'Beş sene hizmetten sonra geldim köye kavuştum.
'Bir daha çıkmadım artık. Tarla takım edindim,
'Elli sene şu toprakla güreş ettim, didindim.
'Çocuklar askere gitti, biri geri gelmedi,
'Hiç birinin bugüne dek bir haberi gelmedi.
'Sonra kadın öldü. Çoktan kimsesizim, yoksulum;
'İhtiyarlık pençesinde zebun kalmış bir kulum.'
Bu sözleri o söylerken ben dikkatle dinledim,
Can evimde acı duydum, için için inledim.
Bu adamın sergüzeşti bana hayli dokundu.
Dertli gönlümde mazinin ezanları okundu.
Sakin sakin ağlamışım, baktım gözüm yaşarmış,
Zavallı, kimsesi yokmuş, yapayalnız yaşarmış.
Ben de merak edip sordum hayatını, yaşını.
Biraz daha kurcaladım canlı mezar taşını.
'-Bu köyde doğmuşum, dedi, çoluk çocuk kalmadı,
'Seksenbeşlik varım belki, bak şu yaşta öksüzüm.
'Gözde fer yok, dizde derman, canda soluk kalmadı,
'Baykuş gibi şu kovukta geçer gecem, gündüzüm.
'Ben de halimce gün gördüm, sorma inceden ince,
'Bana Koca Hasan derler; Hasan Dayı deyince,
'Yedi köyden karı kızan hep tanırlar bilirler,
'Beni görmek için harman vakti bazı gelirler.'
Dedim: 'Baba, İstanbul'a döneceğim, sen de gel.
'Evlat gibi hoş tutarım, misafir ol bende, gel.
'Bizde sana canla başla hizmet edip bakarlar,
'Yazın taze süt bulurlar, kışın ateş yakarlar.
'Dinlenirsin biraz belki...' İhtiyarın yüzüne
Ateş bastı, bir kıvılcım düştü solgun yüzüne.
Dedi: '-Oğlum, bu dünyüda artık nedir umudum?
'Allah senden hoşnud olsun, ben köyümden hoşnudum.
'Gönlüm, gözüm bu yerlerde ne şenlikler görmüştür.
'Hepsi yalan. Geldi, geçti fani dünya bir düştür.
'Gelen gitti, konan göçtü, kervan geçti, ben kaldım,
'Yalnızlıktan dilsiz oldum, ıssızlıktan bunaldım.
'Şimden sonra nerde olsam benim için mezardır,
'Nerde ölüm pençesinden kurtulacak yer vardır?
'Bak ben artık bir sararmış, bir kurumuş yaprağım,
'Rüzgar beni savurursa burasıdır toprağım.
'Burda rahat ölmek için ölenlere ağladım,
'Niçin candan ayrı düştüm, kara yazma bağladım.'
Arslan gibi üç oğlumu kurban ettim uğrunda,
'Çifti sattım, evi, barkı viran ettim uğrunda.
'Altmış sene oldu belki, ben bu köyden çıkmadım,
'Ormanından, deresinden, kuşlarından bıkmadım.
'Oğul, arzum budur benim: Burda ölmek isterim!
Yad ellerde neylerim? ...'
Rıza Tevfik Bölükbaşı
Uçun Kuşlar
Uçun kuşlar uçun doğduğum yere
Şimdi dağlarında mor sümbül vardır.
Ormanlar koynunda serin bir dere
Dikenler içinde sarı gül vardır
Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI
BULAMAZSIN
Bir defa inkara düştün mü yavrum
Kendini aşmaya yol bulamazsın
Vehimler, şüpheler bozar ruhunu,
Seni kaldıracak el bulamazsın…
Elbet dünya döner, biz de döneriz,
Bir müddet parıldar, sonra söneriz…
Yükseklerden enginlere ineriz,
Halinden anlayan dil bulamazsın…
Ömür akar gider yokluk gölüne,
İnsanoğlu düşmüş serap çölüne,
Hayat benzer bir gecelik geline,
Kendin gibi akan sel bulamazsın…
Ektiğin tohumlar bir türlü bitmez,
Müşkülü yenmeye bir ömür yetmez,
Kuş olsan uçsan da, gene kar etmez,
Arasan konacak dal bulamazsın…
Osman Yüksel SERDENGEÇTİ
ÖRÜMCEK AĞ BAĞLADI
Tarihimiz danıldı
Uydurma tarih ile kimliğimiz anıldı.
Öz kökünü bilmeyen gözü küllü bu millet
Zamanın yollarında her adımda yanıldı
Uydurma tarih bizi annemizden ayırıp
Yad anneden alınmış kundakta kundakladı
Özümüz lahladı.
Bu halkın tarihini düz bildiren, düz yazan
Tarih kitaplarında örümcek ağ bağladı.
Kime diyek derdini, bu devranın, bu günün?
Vazifeye sümsünen,
Vazife kürsüsünün
Birinci pillesinde merkezden nohtalandı.
Erkekliği vardısa, bu anda ahtalandı.
Yürekteki cesaret.
Merdanelik,
Deyanet,
Çiğnendi,Yağmalandı.
Cesur geçmişimizden üzüldü elimiz
Şeref bildik özgeye kul olmağı, yoksa biz?
Her türlü zulmü yuttuk.
Köleliği kazanıp, erkekliği unuttuk.
Vicdan, düzdük, hakikat sürgün oldu bu yerden,
Yaltaklık ve ihanet silahını yağladı.
Cesaret kılıcının ağzı düştü keserden,
Kabzasında, kınında örümcek ağ bağladı.
Dilimiz yasak oldu.
Ruhumuz kalbimizde ebedi tutsak oldu.
Ruhsuz yaşadıkça biz,
Vicdanımız, aşkımız,
Yüzümüze ak oldu.
Biz böylece yaşadık, yaşamadık, süründük,
Emelimizde değil, sözümüzde göründük.
Ruhumuz kan ağladı,
Cami kapılarında örümcek ağ bağladı.
Hakikat dile geldi.
Dilde ilişti, kaldı.
Hakikatin üstüne yalanlar gölge saldı.
Savaşmadık, barıştık.
Biz ‘Azatlık’ adlanan bir uydurma masalla
Ölen düşüncelere kalbimiz yas sağladı.
Hakikati demekten öyle korktuk.
Akılla
Bahtiyar VAHAPZADE
Danıldı: İnkar edildi
Lahlamak: Sarsılmak
Sümsünmek: Göreve tayin edilmek için çaba sarfetmek
Pille: Basamak
Ahtalanmak: Hadım edilmek
ANNEM ÖLDÜ MÜ?
Ne hız ellerini üzdün dünyadan,
Balanı tek koyup nereye gittin?
Nasıl yok olurmuş bir anda insan,
Sanki bu dünyada hiç yok imişsin.
Güneş gurup etti… Oda karardı,
Bir anda yok oldun sen heyal gibi.
Şimdi düşünürüm, senden ne kaldı?
Gönlünde hatıran kara hal gibi.
Beni boya başa yetirdin anne,
Bize borçlu bildik her zaman seni.
Sen beni dünyaya getirdin, anne,
Bense yola saldım dünyadan seni.
Sen bana beşikte ninni çamlısın
Bugün ninni çalsam sana ben de mi?
Senin şirin şirin ninnilerini
Sana gaytarayım cenazende mi?
‘Uykun şirin olsun’ diyerdin bana,
‘Uykun şirin olsun’ deyim mi sana?
Gerek ben başına dönüm dolanım,
Beni hayat için hep uyutanım,
Söyle, ölümçün
Nasıl uyutayım seni ben bugün?
Bu nasıl dünyadır, anlayamam ben,
Cilvesi cürbecür, rengi cürbecür.
Dün öz nefesiyle seni isiden
Bugün buza dönüp, taşa dönüptür.
Bu nasıl dünyadır,
İnsanoğlunun
Hayali göktedir, kendi yerdedir,
Sağken omzunda hayatın yükü,
Ölernde cesedi çiyinlerdedir…
Bu nice dünyadır, bu ne dünya,
Ölüm hakikat, hayatı rüya!
Derdimin, gamımın ortağı sendin,
Niye yüz çevirdin, ya niye benden?
‘Derdin bana gelsin’ hani diyerdin,
Niye dert ekledin derdime ya sen?...
Annem, kimse seni darıltmamıştır,
Ben seni, ben seni darıltan kadar.
Şimdi kime açsam derdimi bir bir,
Kim benim derdime yanar sen kadar?
Evin her küncünde görünür yerin.
Gözüm ahtarcıdır, anne, ey anne,
‘Ninem hanı?’ diyor küçük Azer’ in.
Ne cevap vereyim ona, ey anne?
Bilmem, bilmem, bilmem bu ölüm nedir.
Hayat var iken?
Nefesin ey annem, hala evdedir,
Kendin yer altında taşa dönmüşsün.
Bugün yedin oldu…
Annem yedi gün,
Bizinle beraber ağlar odalar.
Sana, yalnız sana
Sana demekçün
Gönlümde ne kadar bilsen, sözüm var.
Bahtiyar VAHAPZADE
UNUTMA
Yetmiş gün bir öksüz gibi yaşadın;
Annenin gittiği günü unutma!
Senin için kendini harcayan kadın,
Unutulmaz oğlum, onu unutma!
Mezarı olursa koy bir çiçek
Babanın rüyası olunca gerçek
İstersen dünyada her şeyden el çek
Bayrağı, ırkını, dünü unutma!
Anneni konuştur getirip dile
Anlatsın nasıldı çektiğim çile
Gurbette tükenip dönmesem bile
Unutma oğlum hiç, beni unutma!
Nihal ATSIZ
AĞIT
Gönlümde yazdığım bu son ağıta
Nazire yaparak coşan dalgalar!
Hastası olup da geç vakit hekim
Arayanlar gibi koşan dalgalar!
Sizin de elbette var bir sızınız,
Bundan mı geliyor korkunç hızınız?
Beni de beraber alır mısınız?
Kederle kabarıp şişen dalgalar!
Sizinle paylaşsak bu korkunç gamı,
Bitmiyor bu sonsuz ecel akşamı
Bilmem ki bundan mı titriyor gemi?
Ey dalgakıranı aşan dalgalar!
Hey ATSIZ, çöküyor eski bir direk
Baksan da dünyaya titremeyerek,
Hepimiz beraber haykırsak gerek
Ey bela dehrinde pişen dalgalar
ATSIZ
ÇAY TİRYAKİLERİ
Ey Rabbimiz yaratmışsın dünyayı dahi iki
Fikrinin gayesi İslam’dan başka ne ki
Arkamızdan bağırsalar, bunlar delinin teki
Onlara gül atar atmaz, hizmete gideceğiz
Zekeriya kulun gibi testereyle kesseler
Seyyid-i Müezzin gibi kayalarla ezseler
Mayınları ve dağları engel diye dizseler
Bir tekme atar atmaz hizmete gideceğiz
Asay-ı Musa olup denizleri yararak
her birimiz bir Heraklit zincirleri kırarak
Hazreti İbrahim gibi Kabe’ leri kurarak
Namazları kılar kılmaz hizmete gideceğiz
Katmak için bu hizmete pak sineli bayları
……
Geceleri birkaç yerde çay sohbeti kurarak
İman dolu heybeleri sırtımıza vurarak
Yine gidiyor musun?’ baba diyeni sorarak
Ağlayanı öper öpmez hizmete gideceğiz
Ela gözlerine kurban olduğum
Ecelim gelmeden öldürme beni
Gizlice uğrunca severim seni
Sırrımı kimseye bildirme beni
Seni bana veren ol yüce Gani
Alırlar elimden korkarım seni
Kadimdi büküp de öldürsen beni
Üstüme düşmanım güldürme beni
Öldüm dedikleri gelmez aynıma
Sıva ak kolların dola boynuma
Savunup eğrimi girsem koynuna
Sabah oldu diye kaldırma beni
Öksüz Aşık bunu böyle söyledi
İndi aşkın deryasını boyladı
Senin aşkın beni mecnun eyledi
Dağlara düşüp gezdirme beni
Aşık Öksüz
Ben sana bülbül, bana sen gülşen ol
Ko beni ağlayayım sen gül şen ol
Nesimi
Merhametin yok diyelim nefsine
Merhamet etmez misin evladına
Mehmet Akif
A...
Geceler kurşun gibi iner üstüme birden
Hayalin çıkıp gelir uzaklardan karşıma
Sonra yüreğimi bir kara sevda tutar
Ama sen duymazsın duyduğumu A...
Ne bir türkü söylersin gizlice ağlayarak
Ne bir akşam içinde bir yara göz göz açar.
Ne efkar basar seni akşamları ansızın
Ne uykuların kaçar.
Konuşsam bir türlü, sussam bir türlü
Yıllar yılı yüreğimde büyüyen sırsın
Bir sigara dumanına uzanır gibi usulca
Dokunsam saçlarına, kırılırsın.
Kaçtım şehir şehir çok uzaklara
Boşuna gurbet acısı tattım.
Oyalandım durdum seni unutmak için
Kendimi boşuna aldattım.
Anladım faydası yok uzak kalmanın artık
Seni kader çizgisiyle alnıma yazan haktır.
Unutmak ne mümkün gözlerinin rengini,
Seni çılgın gibi sevmek yaşamaktır.
Bir serin rüzgarsın yüzüme vuran
Yüreğimi yakan bir avuç korsun.
Gökler biliyor sevdamı, taş duvarlar biliyor
Sen bilmiyorsun.
Çakıl
Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde
Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar
Bir gelincik açılır ansızın
Bir gelincik sinsi sinsi kanar
Seni düşünürken
Bir erik ağacı tepeden tırnağa donanır
Deliler gibi dönmeğe başlar
Döndükçe yumak yumak çözülür
Çözüldükçe ufalır küçülür
Çekirdeği henüz süt bağlamış
Masmavi bir erik kesilir ağzımda
Dokundukça yanar dudaklarım
Seni düşünürken
Bir çakıl taşı ısınır içimde