Hayat kekremsi bir tada büründüğünde, gide gide bir duvara dayandığında, içinde kocaman bir boşluk hissedip kendisini sarıp sarmalayacak bir anne kucağına ihtiyaç duyduğunda... Dünyanın bütün derdini kapının dışında bırakıp huzurlu bir uykuya dalmak istediğinde, çalacak bir kapısı olmalı insanın. Sokaklarında, her adımında bir şeyleri yeniden bulmanın hazzını duyacağı, rastladığı herkesten emin olacağı bir mahallesi olmalı. Her nesnenin, duyulan her sesin, kurdun kuşun, börtü böceğin tanıdık olduğu bir yeri... Bir gün dönüyorum dediğinde, kendisini güler yüzle karşılayacak âşinaları olmalı... Ahmet Turan Alkan, yıllar önce 'Altıncı Şehir'de yazmıştı. Artık insanlar 'Nerelisin?' sorusuna bir tek kelimeyle cevap veremiyor. 'Babam şuralı, annem filan memleketli, ben filan yerde doğmuşum... Şimdi bizimkiler şurada oturuyor...' İnsanın 'memleketim' diyebileceği bir yerinin, 'baba ocağı'nın olmaması ne acı! Doğup büyüdüğümüz şehrin bizdeki anlamı, nüfus kütüğümüzde yazan bir kelimeden ibaret değildir. Orası, bizim mizacımızı yapan coğrafyadır ve istesek de istemesek de o toprağın ruhundan, o insanların çehresinden bir şeyler taşırız hayatımızda. Çocukluk, insanın bütün hayatına yön veren bir dönemse eğer, hayatı idrak ettiğimiz o mekanlar ve içlerine doğduğumuz insanlar, dünyanın neresine gidersek gidelim, içimizde ebedi bir hatıra gibi çalışır durur. Bir gün dönmese bile, orada bir yerde, gidecek bir kapısının olduğunu bilmek, güven veriyor insana. Her birimiz, çocuk denecek yaşta o cennetten kopuyor ve bir daha dönemiyoruz artık. Yıllar, hem geride bıraktıklarımızdan hem de bizden pek çok şeyi alıp götürüyor, eksiliyoruz. Ve döndüğümüzde yerinde olmuyor pek çok şey... Bütün bütün yersiz, yurtsuz kalıyoruz. Özlemesiz... Çıkıp geldiğim köye döner miyim, bilmem... Dönsem de dönmesem de orada çocukluğumun geçtiği bir evin, bütün hülyalarımın kaynağı bir mekanın durduğunu bilmek, güven hissi veriyor bana. Bir gün bütün dünyaya küssem, kendimle, yalnız kendimle kalmak istesem, oraya kaçarım gibi geliyor. Eminim, kapısından girdiğimde o ev beni, daha dün ayrılıp gitmişim gibi karşılayacak. Hatıralar dört bir yandan çıkıp gelecek. Yılların tozu kalkacak aradan. Ve ben, kendi ellerimle diktiğim ağaçların gölgesine oturup kendi çocukluğumla söyleşeceğim. Adlarını bilmesem de komşu çocukları 'hoş geldin' diyerek geçecekler önümden. Uzaktan ihtiyarlar el sallayacak, gelip geçen herkesle selamlaşacağım. Ve sokaklarda sonsuz bir emniyet hissiyle dolaşacağım. Gidecek bir köyü bile olmayan insanların ne kadar çok olduğunu gördükçe kendimi şanslı sayıyorum. Her gidişimde içimdeki gurbetin sustuğunu hissediyorum. Bir yere ait olmanın huzurunu ve birilerinin beni beklediğini görmekten mutlu olduğunu bilmenin sevincini yaşıyorum. Toygar... Tadına doyulmaz bir yeşile bürünmüştür şimdi. Baharın bütün renklerini kuşanıp yürümüştür. Görenlere selam olsun... Geçen hafta arkadaşım Doç. Dr. Ali Çelik aradı. 'Şu internet sitesine (www.nazillitoygar.com) bir gir bakalım' dedi. Bir de ne göreyim, bizim köy. Sonsuz bir saadetle siteyi dolaştım. Fotoğraflardan evimizi arayıp buldum. Dağların yeşiline bakıp iç geçirdim. Arşiv fotoğraflarında komşularımızı, çocukluk arkadaşlarımı gördüm, hasret giderdim. Şimdi orada olmak vardı dedim içimden. Bana bu güzelliği yaşatan sevgili dostumuz, köyümüzün imamı Mehmet Öztürk'e minnettarım. Ne güzel işler yaptı. Dostlukları pekiştirdi, iyilikleri teşvik etti, umut etmeyi öğretti insanlara. Şimdi de bir internet sitesi kurarak köyümüzü dünyaya açtı, bizi birbirimizle buluşturdu. Gidecek bir köyü olmanın ayrıcalığını bir kez daha yaşattı bana. Evet, gidecek bir köyü olmalı insanın... Hiç değilse, öldüğünde, kabrini serinletecek bir karaağaç gölgesi bulmak için! Ali ÇOLAK ZAMAN GAZETESİ 31 MART 2007 |